Bu Blogda Ara

7 Aralık 2011 Çarşamba

4 ~ 120 ~ 10

2007 yılı Aralık ayında "onair" diyen marketman, 4.yılını bitirmek üzere... Geçen 4 yılın ilk yıllarını daha sık yazılan ve biraz daha literatür ağırlıklı; son yıllarını ise ağırlıklı ayda bir yazı ve gözlem ağırlıklı olarak özetlersek yanlış olmaz...

4 yılı tamamlamış iken en beğenilen yazıları sıralamak istedim. Bir Top10 misali... Aslında en beğenilen demek pek doğru olmadı; en çok tıklanan/okunanlar diyelim... 4 yıldaki 120 yazı içerisinden en çok tıklanan ilk 10...

İşte TOP10*











Tabi burada yazım tarihleri de önemli aslında... 3 yıldır sayfada duran bir yazı ile yeni girilmiş bir yazıyı kıyaslamak mümkün değil. Ancak listede yer alan yazıların biri hariç (Mutlu Çalışan) , tamamının geçmiş dönemlere ait olması, en azından geçmişi uzak yazılar içerisinde adilane bir dağılımı gösterdiğinin kanıtı.. Bir de "Doğan Görünümlü Şahin'in Gücü"nü bu noktada ayrı yere koymak lazım. Uzak ama oldukça uzak ara lider. Neredeyse yazıldığı günden bugüne her ayın 1.si... Aslında kuşçuların varlığının ve etkisinin halen gücünden bir şey kaybetmediğinin de göstergesi.

*Google Analytics verilerine göre en çok tıklananlar.

20 Kasım 2011 Pazar

Sanat, Eğlence, Spor, Sağlık, Marka ve bir Dünya Rekoru...


Özellikle gerilla pazarlama çalışmalarına ilgi duyuyorsanız, 3 boyutlu sokak reklamları ile karşılaşmışsınızdır kuşkusuz. Aslında pazarlama dışı sanatsal olarak gerçekleştirilenlerine de rastlamanız olası. Hatta büyük ihtimalle e-posta'nıza bir power point dosyası olarak da düşmüştür bu tarz çalışmalar.

Şimdi bunların en iyilerinden birine bakalım. Aslında Guinness Rekorlarına girmesi nedeniyle direkt "en iyi" sıfatını da yakıştırmamız yanlış olmaz. Evet, geçtiğimiz günlerde dünyanın en büyük 3 boyutlu sokak resmini yaparak Guinness Rekorlar Kitabına girmeye hak kazananan bu çalışma, insanlara fitness alışkanlığı kazandırmak amacıyla geliştirilmiş antreman programı Reebok CrossFit kapsamında Reebok'tan geldi.

Dünyadaki 3 boyutlu sokak resmi sanatının önde gelen isimleri arasında yer alan Joe Hill ve Max Lowry tarafından 1,160.4m2 ölçüsünde hazırlanan bu çalışma, Londra'da yer alan Canary Wharf ve West India Quay'de yapıldı. Yapımı yaklaşık bir hafta süren ve sokak sanatını sporla birleştirerek değişik bir yaklaşım sergileyen bu çalışma ile ilgili görseller aşağıda. (Resimlere tıklayarak derinliği daha yakından hissedebilirsiniz.) Ayrıca resimlerden de anlayacağınız üzere, sanatı sokağa taşıyan Joe Hill ve CrossFit fitness tutkunları, bu çarpıcı tasarım üzerinde egzersiz de yapmışlar.





Resimlerden etkilendiyseniz, aşağıda keyifli rekor çekimlerini de atlamayın derim.

Resimlerden etkilendiyseniz, aşağıda keyifli rekor çekimlerini de atlamayın derim.






CrossFit programı ile ilgili daha fazla bilgi için buraya, CrossFit oyunları için buraya bakabilirsiniz...


10 Kasım 2011 Perşembe

O da Sebeplensin!!!

Dinlediğimiz, okuduğumuz veya bizzat bizlerin yaşadığı birçok müşteri deneyimi hikâyeleri; pazarlamaya tuttuğu ışık ötesinde aslında insanlık, ilişkiler, paylaşım, saygı ve benzeri birçok unsur üzerine önemli öğretiler taşıyor. Bu nedenle olabildiğine müşteri deneyimlerini okumaya, onlara ulaşmaya çalışıyorum. Benim de hayatımda önemli izler bırakan deneyimler oldu elbette. Bunlardan birini Maharet: Mutlu Etmek başlıklı yazımda da paylaşmıştım. Şimdi yine yıllar önce yaşadığım ve her fırsatta anlatmaktan zevk aldığım bir deneyimimi daha paylaşmak istedim.

Üniversite’de okuduğum zamanlardı... ( 2003 veya 2004 yazı olması lazım) Köy Hizmetlerinde işe giren kuzenim, ilk görev yeri olarak Artvin’e atanmıştı. Biz de bir diğer kuzenim ile birlikte yanına ziyarete gitmeye karar verdik. (Öncelikle hayatımda ilk kez gittiğim Artvin’in merkeze ulaşmak için döndüğümüz o virajlarını ve kaldığımız 3 gün boyunca insanlarının konukseverliklerini asla unutamadığımı belirtmek isterim.)

Gittiğimiz ilk günün akşamında bazı birkaç ihtiyacımızı karşılamak üzere, kuzenin kaldığı lojmanların karşısındaki minik bir bakkala girip güler yüzlü bir amcadan alışverişimizi yapıp çıktık. Ertesi gün akşamında yine ufak tefek birkaç ihtiyaç için bakkal amcamızın yanına gittiğimizde; “gençler sanırım misafirsiniz burada, dün akşamda benden alışveriş yapmaya gelmiştiniz…” diye giriş yaptı konuşmasına. Küçük bir yer olması nedeni ile herkesin bir birini tanıdığı; en azından yüz aşinalıklarının olduğu kesindi. Konuşmasının devamı ise bizi şok eden bölümdü: “dün akşamda benden aldınız alacaklarınızı; bakın tam karşıda bir arkadaş daha var (yolun hemen karşısındaki bakkalı gösteriyordu) bu akşamda o arkadaştan alışveriş edin de o da sebeplensin!!!” önce kuzenle birbirimize baktık ve hiçbir şey diyemeden çıktık bakkaldan. Ciddi anlamda şok olmuştuk. Ne bir teşekkür edebildik ne bir takdir… Karşı bakkaldan alışverişimizi yapıp eve döndüğümüzde yeni yeni kendimize geliyorduk ki Artvin’de görev yapan kuzene başımıza geleni anlatırken atıyorduk şokumuzu. O ise alışmış olacak ki soğukkanlıydı ve bizim suratımızdaki ifadeye gülümsüyordu…

Ertesi gün son günümüzdü. Adettendir; şehrin meşhur bir şeyini alalım dedik. Cevizli sucuğu meşhur olurmuş. E biz de severiz zaten, gidip biraz cevizli sucuk alalım dedik. Şehrin tam merkezinde, camında asılı cevizli sucukları gördüğümüz dükkana girdiğimizde ikinci şok bizi bekliyordu…;

-Abi bize cevizli sucuk verir misiniz birkaç tane;

+Gençler sanırım misafirsiniz; hoş geldiniz. Ne için istiyorsunuz cevizli sucuğu?

-Ne için olacak abi, yemek için. Artvin’in cevizli sucuğu meşhur dediler, biz de evdekilere de götürelim dedik.

+Ben de onun için sordum zaten gençler. Siz Artvin’in cevizli sucuğunu arıyorsunuz belli ki. Bendekiler ise Erzurum’dan gelme. O yüzden, 200-300 metre ilerde cevizli sucuğu kendisi yapan, Artvin’e has cevizli sucukları satan bir abimiz var. Siz oradan alın.

Dumur bir şekilde çıkıyoruz tabi biz yine…

Aslında hikâye değil masal gibi… İnanması güç… Belki her zaman olan bir şey de değildi, bize denk geldi ama gerçekten muhteşem deneyimlerdi. Hayatımın 2 günü içerisine sığan bu zihniyetle bir kez daha karşılaşamadım. Karşılaşabileceğimi de düşünmüyorum. Olayın pazarlama boyutuna falan da hiç girmeyeceğim. Sadece okumak ve üzerine biraz düşünmek gayet yeterli..;her açıdan!


8 Kasım 2011 Salı

Kült...

Pazarlamanın bir çok alanında olduğu gibi günümüz reklamları da salt reklam değiller... Kimi toplumu bilinçlendirici/öğretici roller oynarken, kimi de keyif unsuru olabiliyor. Kuşkusuz bunların da amacı markaya sağlayacağı sempati, bilinirlik vs. ile uzun vadeli satış amacı olsa da "ürünüm bu, farkı şu, fiyatı da şöyle" içerikli reklamlardan çok daha anlamlı ve başarılı oldukları kesin...

Reklamların ayrıca bir sanat özelliği oluyor aslında.. Kimi yüzüne bakılmayacak; bir kere gördüğünde ikincisine rastlamak istenmeyecek kötülükte (içerik, mesaj, oyunculuk vs...) iken, kimi ise tüketici tarafından bilinçli birşekilde tekrar tekrar izlenmek üzere aranan, kulaktan kulağa yayılan reklamlar... Zamanla kült filmler gibi "kült"leşiyorlar onlarda: "Reklamcılık Tarihinin Kült Eserleri!"

Snickers'ın son zamanlarda sıklıkla karşılaştığımız "açken sen sen değilsin" temelli reklamı, Türk reklamcılık tarihin en başarılı çalışmalarından biri kuşkusuz. Snickers'ın yurtdışındaki uyarlamalarının tamamından da başarılı olduğunu düşünüyorum. Böylesine bir reklam yakalamışken, bloğumda da ölümsüzleştirmek istedim.



Ölümsüzleştirmek demişken, gelmiş geçmiş en beğendiğim reklamların başında gelen çalışmayı da bu satırlara sıkıştıralım. Yine uluslararası bir markanın, aynı tema üzerine oturttuğu onlarca reklamdan biri; ama en iyisi..:

18 Eylül 2011 Pazar

Kötü Komik Top5

Reklamın iyisi kötüsü olmaz düşüncesini her zaman için oldukça sığ bulmuşumdur. Reklam zaman zaman marka bilinirliği artırma amaçlı da yapılıyor olsa en nihayetinde temel amacı satışa katkı sağlamasıdır. Evet bazı reklamlar kötü oldukları için çok konuşulur, çok paylaşılır ancak bu ona satış getirmek bir yana çoğu zaman olası bir satışın engellenmesine bile neden olabilir. Kötülerin ise genellikle güldürmek amaçlı yapılmak olanlardan çıkıyor olması ise sanırım tesadüf değil.

Güldürme, eğlendirme; bir espri üzerine kurgulanan kötü reklamlardan son yıllarda zihnimde derin yer edenlerden bir top5 listesi yapmak istedim. Çokca kötü reklama maruz kaldık kuşkusuz ve herkesin kendince iyi/kötü algısı farklı elbette. Ancak benim ilk düşündüğümde aklıma gelen en kötü komik 5'im aşağıda;

5 - KFC - Tombala: Kötü reklamların genellikle güldürme temalı reklamlardan çıktığının ispatlarından biri gibi sanki. Aslında bir çok kişi tarafından eğlenceli görülebilir. Özellikle Çarşılılar için.. Ancak buradaki kötü sıfatını yakıştımamın asıl nedeni tekrarlanmış bir düşünceden yola çıkmış olması... Beşiktaş'tan uzaklaştırılmasına neden olan "tombala" esprisine Alpet reklamlarında zaten maruz kalmıştık biz... Yaratıcılıktan uzak, yineleme kokması nedeni ile ve belki daha da önemlisi bu reklamın KFC gibi bir markadan çıkması nedeni ile listeye 5.sıradan giriş yaptı... (Taze bir reklam olması da etkili kuşkusuz; belki bir sene sonra zihnimdeki yerini kaybedecek bir reklam olacak...)





4 - Doğrular - Çapkın Çamaşırın Maceraları: Aslında bu reklam bana uzunca bir yazı bile yazdırmıştı. Çok fazla yinelemeye gerek yok. Aksini düşünen ve benim "neden kötü"mü merak eden yazımı okuyabilir.



3 - Ege Bal: Arı Vız Vız Vız: En büyük şansı; medyada çok yer almaması. Kuşkusuz kötü olduklarına kanaat getirip reklamı çekmelerinden kaynaklanmamıştır az yayın; bütçe kaynaklıdır ama isabettir.



2 - 11833: Fazla söze gerek yok... Birçğonuzun birinci sırasında olduğuna eminim.



1 - Saray/Sörf: Gol Yemem: Ve listenin birinci sırası... Üstünden 10 yıl geçmiş ancak zihnimden hiçbir zaman silinmedi. Ne yalan söyleyim bu reklam yüzünden halı sahada kaleye geçip gol yemişliğim var ama sörf yemişliğim yok. Rüşütünün Barselonadaki asıl başarısızlık nedeni olduğunu düşündüğüm reklam... Belki 10 sene önce oluşundan, belki de toplumun kaldıramayışından olsa gerek youtube veya diğer video paylaşım sitelerinde bulamadım reklamı. Ama sarayın kendi sitesinde var çok şükür. Linki aşağıda. Nefesinizi tutup tıklayın. (Ancak o videonun sonuda gol yememde kesilmiş; sörf tabi ki yerim yok.)

http://www.saraybiskuvi.com.tr/www/tr/reklam/tv/sorf30sn.html

Yazıyı, ulusal medyada yer almaması nedeni ile listeye sokmadığım ve bu nedenle mansiyon ödülüne layik gördüğüm İçenbilir Hacının Şalgamı ile kapatalım... İyi Seyirler.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Elöpenzi


Ramazan Bayramı'na sayılı günler kala, markaların bayrama özel birçok iletişim kampanyası da yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Bunlar arasından en ilginç olanlarından biri tatilsepeti.com'dan gelmiş. Bayramlarımızın vazgeçilmezlerinden el öpme ritüeli iphone uygulamasına dönüştürülmüş.

Peli Chef ve Alice BBDO ile birlikte geliştirilen Elöpenzi iPhone uygulaması sayesinde Tatilsepeti Ramazan Bayramında iPhone kullanıcılarına istedikleri arkadaşlarının veya yakınlarının uzaktan ellerini öpebilme imkanı sunuyor. Kullanıcılar Facebook listesinden bayramını kutlamak istediği arkadaşlarını belirledikten sonra ekranda çıkan eli gerçek bir elmiş gibi öpüp alnına götürerek işlemi gerçekleştirebiliyor. Ayrıca uygulama ile yapılacak bayramlaşma sonrasında Tatilsepeti'nden bir kereliğine kullanabileceğiniz 20 TL'lik de indirim kuponu kazanabiliyorsunuz.

Belki bu uygulama ile bayramda yanında olamayacağınız ancak harçlıklarına göz koyduğunuz büyüklerinizi kandırarak Tatilsepeti'nin 20 TL hediyesinin üzerinde de kazanımlar elde edebilirsiniz. Kim bilir... :)

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Maharet: Mutlu Etmek...

Bundan iki yıl önce üniversite sınavlarına hazırlanan kardeşim çalışma masası sandalyesinin çok rahatsız edici olduğunu, belini ağrıttığını söylediğinde, onu da alıp babamla beraber yeni bir sandalye almaya gitmemiz çok uzun sürmemişti kuşkusuz. Mobilyacılar Caddesi’nde ilk gördüğümüz mobilyacıya girdiğimizce, yüzündeki kırışıklıkları yaşını değil, yılların tecrübesini haykıran bir amca vardı. Kendi mütevazı mağazasında yıllardır baba mesleğini sürdüren bu amcama ihtiyacımızı söylediğimizde bize sorun yaşadığımız ürünün modelini sordu. Sonrasında kardeşime dönüp bu sandalyede nasıl oturduğunu ve sandalyenin yükseklik ve yaslanma ayarlarını nasıl ayarladığını sordu. Kendi elinde aynı modelden olan sandalyeyi getirip, nasıl ayarlanması ve nasıl kullanılmasını gerektiğini anlattıktan sonra: “Sizin yeni bir sandalyeye ihtiyacınız yok, bu ayarlara ihtiyacınız var. Yenisini almanız bir şeyi değiştirmez. Kardeşimiz söylediğim ayarları yaparak kullansın biraz, sorunu yine devam edecek olursa o zaman bakarız başka modellere…” diye tamamladı sözlerini. Gerçekten çok ama çok etkilenmiştik.

Kuşkusuz o gün oradan mutlu ayrılmıştık. Sandalyeyi dediği şekilde ayarladığımızda da gerçekten rahat etmişti kardeşim. Peki, pazarlama açısından satıcı penceresinden bakıldığında satış ile sonuçlanmamış bu deneyim için “başarı” diyebilir miyiz?

Kesinlikle evet.

Orada pek hala bize istediğimiz sandalye satılabilirdi ki bu çok da doğal bir davranış olurdu. Ancak göstermiş olduğu davranış, samimiyetini göstermekle birlikte kendisine olan güveni oldukça yüksek noktalara çıkartıyor. Ayrıca hayran bırakıcı ve çok nadir rastlanan bir davranış ile ağızdan ağza pazarlamayı lehine çalıştırmaya başlıyor. Kuşkusuz bu davranışı; kısa vadede kaybettiği bir satışı kendisine uzun vadede misli olarak dönmesini sağlıyor. Somut bir sonuç isteyecek olursanız, şu an anne-babamın oturduğu sitenin bahçe sandalye ve masalarının tamamı diyebilirim…

İşletmelerin en temel amacı kar ve kar da satışla gelir kuşkusuz. Ancak özellikle günümüzde satış odaklılık; “nasıl olursa olsun yeter ki satayım” anlayışının başarı getirmesi olanaksız. Yalnız değilsiniz, vazgeçilmez hiç değilsiniz… İşinizin adı ne olursa olsun; ister hizmet satın, ister bir mal, insanlar her zaman mutlu oldukları, sonuçları kendilerini tatmin eden yerlerdeler. Onlara, her zaman hatırlayıp, şevkle anlatabilecekleri deneyimler yaşatmak ise paha biçilemez…

O zaman son söz: Maharet satış yapmakta değil, müşteriyi mutlu etmekte…

22 Temmuz 2011 Cuma

Halo Etkiniz Hep yüksek Olsun...


Henry Kissinger: "Gerçeğin ne olduğu değil, gerçek olarak algılamanın ne olduğu önemlidir..."

Kissinger'in de dediği gibi aslında gerçek denen şey, algılananın ne olduğudur. "Herkesin gerçeği/doğrusu farklıdır" derler hani...

Kuşkusuz algı konusu pazarlamanın en derin temellerinde yer alan bir temel taştır. Konumlandırma dediğimiz şey, marka değeri dediğimiz şey, marka bağlılığı dediğimiz şeylerin bütünü tüketici zihninde yer edilen algıyla doğru orantılıdır. Bu yüzden de günümüz pazarlama savaşları tüketicilerin algılarında yaşanır.

Algılama deryasının içerisindeki önemli damlalardan biri de halo etkisi(halo effect) dediğimiz olgudur. Aslında bir kişi ile ilgili ilk izlenimlerin toplamına halo etkisi (Türkçe'ye hale etkisi olarak çevrildiği de görülmektedir) denilmekle birlikte, özellikle pazarlama boyutu söz konusu olunca marka kişilikleri için kullanıldığını söylemek gerekir. Marka kişilikleri boyutunda da biraz daha anlamlanıp, derinleşir kuşkusuz. Aslında halo etkisi için en anlaşır ifadelerden birini ekşisözlük yazarlarından biri kullanmış: "bir insanın, sevdiği birinin yaptığı her şeyi şirin görmesi anlamına gelen İngilizce psikoloji terimi..." Bir çok marka için de durum gerçekten budur. Bir X markası taşıyan bir ürüne dikkatiniz ve ilginiz sıfır noktalarında iken, o ürünün üzerinde Y markası görmüş olsaydınız sıfırı bile oldukça yüksek pozitif değerlere yükseltecek katsayıda ilgi duyabilecektiniz. Bu markalar ise her zaman farklı olabilmeyi, taklit eden değil, edilen markalar olmayı başarabilenler arasından doğmaktadır. Bunu da kuşkusuz algılarda en etkin konumlandırma paralelliği ile başarmaktadırlar. Bu markalara her zaman daha anlayışlıdır tüketici. Hatalarını tolere edebilir, hatta çoğu zaman hatalarını görmez bile. Ağızdan ağza pazarlama ile halo etkisinin izlerini belki daha o marka ile deneyim yaşamamış tüketicilere bile taşırlar.

Elbette bunun tersinin olduğunu da unutmamak lazım. Kimi markalar da ağzı ile kuş tutsalar, belli kesim tüketiciye yaranamazlar. Bir kusur bulur ve o kusurdan bir çok yan kusuru üretmekte gecikmezler. Aslında bu da daha çok horn etkisi denilen durumu izah eder. Şeytan etkisi (devil effect) olarak da anılmaktadır.

Pazarlama boyutu yanı sıra, günlük hayatımızdaki bir çok gerçeğin (bazen özellikle kabullenemediğimiz gerçeklerin) nedenlerini anlayabilmek adına psikoloji temelli halo-horn etkilerini en azından sanal ortamda araştırıp fikir sahip olunmasının oldukça yararları olacağını düşünüyorum.

Yine marka boyutunda son noktayı koyacak olursak; bir çoğu gibi en yüksek halo etkisine sahip markanın Apple olduğunu düşündüğümü de belirtmek isterim...

Halo etkiniz hep yüksek olsun...

14 Haziran 2011 Salı

Sokakta Ne Moda? Sen Karar Ver...

Benetton'ın güzel bir sosyal ağı ile tanıştım bugün: www.sokaktanemoda.com

Site: "kombinle-paylaş-puan ver" esasına dayandırılmış. Benetton marka bir ürünün yanında diğer markalardan yapılan seçimlerle oluşturacağınız kombinasyonu site kullanıcılarının beğenisine sunuyorsunuz ve en çok oy alanlar arasına girerseniz 500 TL - 300 TL veya 200 TL değerindeki hediye çeklerinden birine sahip oluyorsunuz. Ayrıca kampanya süresince de Benetton markalı ürünlere indirimli sahip olma şansı tanınmış.

Markaların son zamanlarda artan sosyal ağ aracılığı ile tüketiciyle iç içe olması çabalarının gördüğüm en güzel örneklerinden biri olunca sizlerle paylaşmak istedim. Crowdsourcing kokusunu da aldığımız sokaktanemoda kullanıcılarının ağırlıklı bayanlar olduğunu söylememize gerek yok sanırım. Giyinmeyi ve daha da önemlisi beğenilmeyi sevenler bayanlar için (sanırım neredeyse tümü :)) vaz geçilmez olmaya aday olmakla birlikte, uygulama olarak o boyutlara ulaşmasa da, takibi açısından bayların da bayanlardan aşağı kalmayacağını düşünmekteyim.

Unutmadan, lansmanı 11 Haziran'da popüler blog yazarlarınca Benetton Suadiye Mağazasında gerçekleştirilmiş. Kısacası lansmanından, içeriğine oldukça başarılı bulduğum sokaktanemoda konsepti için Onur Yüksek, Benetton ve tüm ekibe naçizane tebriklerimi iletmek isterim...

5 Haziran 2011 Pazar

Süper Lig Pazarlama: Ver Parayı Al İsmi; İsmin Anılsın,Bilinirliğin Artsın!!!

Dünyanın en büyük endüstrilerinden biri haline gelmiş olan spor endüstrisi içerisinde en büyük payı alan dalların başında futbol geliyor. Kuşkusuz basketbol ve F1’de önde olmakla birlikte basketbolu NBA ile kısıtlayabilir, F1’in ise çok daha niş bir kitleye sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Gelişen bu endüstri günden günede pazarlamanın spor ile olan uğraşının artmasını beraberinde getirmiştir. Spor Pazarlaması ve futbol pazarlaması hem ülkemizde hem de (özellikle Avrupa olmak üzere) dünyada önemli bir bilim, çalışma ve yatırım alanı haline gelmiştir.

Spor pazarlaması söz konusu olduğunda da en öne çıkan noktalardan biri spor sponsorluğudur kuşkusuz.

Bu tümdengelim girişi ardından esas değinmek istediğim konuya başlayalım.

Ülkemizde de son yıllarda markalar/işletmeler sporu ve elbette özellikle de futbolu pazarlama planları içerisinde yoğun bir şekilde kullanıyorlar. Spor pazarlaması içerisinde sponsorluk kullanımı da Avrupa’daki kullanımı boyutlarına ulaşmasa da, Türkiye’de de en önemli spor pazarlaması kullanımlarından biri. Bu noktada da en göze batan örnek Süper Lig isim hakkının kullanımı.

2005 yılında TFF tarafından yapılan ihale sonucunda isim hakkını alan Turkcell, bu alanda Türkiye’de bir ilke atmıştı. O günden itibaren en üst kademe futbol ligimiz adı Turkcell Süper Lig olarak anılmaya başlandı. Turkcell’in süper lig markasına yaptığı katkının yanı sıra süper lig markasının da Turkcell’e yaptığı katkılar yadsınamaz kuşkusuz. Ancak Turkcell bu kullanımı oldukça başarılı yönetti. İşi sadece “ver parayı al ismi, ismin anılsın, bilinirliğin artsın…”

ile sınırlı tutmadı. Yazılı ve görsel basın reklamları ile bu sponsorluğunu sık sık vurgulayan Turkcell, “Turkcell Süper Lig” markalarının algılara oturmasını sağlarken yeni ligin bu adının futbol izleyicilerince iğreti bulunmamasını sağladı. Hatta zamanla Turkcell’siz Süper Lig telaffuzunun sırıtır hale gelmesini başardı. Bunu sağlarken ve süper lig markası ile kazan-kazan peşinde iken reklamlarla da sınırlı kalmayan Turkcell, yeni uygulamalar (Turkcell Fair Play Lig gibi), paralel sponsorluklar (Milli Takım, Anadolu takımları sponsorlukları gibi) ile bu bağı güçlendirdi. 5 yıllık süresi dolduğunda yine çok başarılı bir reklam kampanyası ile sponsorluğu, kendinden “maddi” olarak daha fazla bir maliyete katlanan Spor Toto’ya devretti. 2010-2011 sezonu itibariyle artık Turkcell Süper Lig tarih olmuş ve Spor Toto Süper Ligi doğmuştu.

Spor Toto Süper Ligi’nin ilk sezonunu geride bıraktık. Belki bir yıllık süreç ile beş yıllık süreci karşılaştırmak tam doğru olmayacak ama ilk yıl önemli sonuçlar, ipuçları vermekte. Önce artısından bahsedelim hatta: Türk futboluna 424 milyon Dolar’lık (5 yılda 2,5 milyar Dolar’a ulaşacak) yatırım. Turkcell’in 10 milyon Dolar’lık katkısını düşündüğünüzde tutarın büyüklüğü biraz daha net olarak ortaya çıkıyor. Kuşkusuz yadsınamaz bir katkı ama maddi boyutundan ziyade bizim irdeleme konumuz pazarlama. Bu bağlamda baktığımızda ise özetle; maddi katkıda Spor Toto Turkcell’i kaça katladıysa, pazarlama boyutunda Turkcell’in Spor Toto’yu aynı oranda katladığını söylersek abartmış olmayacağımızı düşünüyorum. Geride kalan bir yılda basında zorunlu olarak yer alması gereken Spor Toto Süper Lig’i dışında herhangi bir reklam hatırlamıyorum maalesef. Ne Fair Play Ligi gibi bir uygulama söz konusu ne bir benzeri. Aradan bir yıl geçti ancak Spor Toto Süper Lig ismine halen ısınamadım; birçoğunuzun da benim gibi düşündüğüne eminim. Aslında çok şey sayılabilir, birçok pazarlama eksiği, birçok pazarlamasızlık… Ama ortada pazarlama uygulamaları anlamında görünen zaten bir şey olmadığından bunlardan bahsetmek yersiz ve gereksiz diye düşünüyorum. Ancak öncelikle Bekir Yunus Uçar’ın sözlerine yer vermek, sonrada kısaca bir cevap vermek istiyorum.

Şöyle diyor Sayın Uçar: “Spor Toto Süper Lig adıyla önemli bir çalışmaya imza attık. Bu sponsorlukla hasılatımızın yüzde 15 artacağını bekliyorduk. Ancak hasılatımız bu sponsorluk sonrasında yüzde 22 artış oranı yakaladı. 5 yıl içinde ödeyeceğimiz sponsorluk bedelini 5 ay içerisinde geri aldık. 400 milyon liranın üzerinde ilave bir hasılat elde ettik.

Güzel bir sonuç Spor Toto teşkilatı adına ama bence eksik yapılmış bir açıklama. Bu hasılat artışının Spor Toto’nun hangi ürünlerinde yakalandığının önemli olduğunu düşünüyorum. Keza bu artışın Spor Toto’nun kendi adını taşımayan markası İddaa üzerinden sağlandığına inanıyorum. Ve bu artışta da lige isim verilmesinin en düşük katkılı faktör olduğunu düşünüyorum. İddia’nın sanal ortamdan birçok aracı şirket tarafından oynatılabilinmeye başlanması, İddaa’daki seçeneklerin çoğaltılması (gerek bahis türlerinin artması, gerekse basketbol gibi branşların da eklenmesi gibi), toplumda bahis alışkanlığının oturması ve yaygınlaşması gibi faktörlerin bu hasılat artışındaki esas faktörler olduğunu düşünüyorum. Sayın Uçar’ın kendilerinin Süper Lig’e olan katkılarından da bahsetmesini çok isterdim. Elbette maddi katkı dışında. Keza onu hiçbir zaman yadsımıyoruz ama markaya verilecek olumlu katkı; Süper Lig markasının marka değerinin artırılması, belki uzun vadede 2,5 milyar dolarlarında üzerindeki maddi katkıyı beraberinde getirecektir.

Turkcell, “Turkcell Süper Lig hiç bitmesin…” derken kuşkusuz Süper Lig kısmını kastediyordu. Aynı sloganı Turkcell kısmı için de ben yineliyorum…

Umarım önümüzdeki sezondan itibaren Spor Toto’nun Süper Lig marka değerini artırıcı faaliyetlerini, pazarlama/reklam çalışmalarına bol bol şahit olur, buralarda keyifle bu başarı öykülerinden bahsederiz. Ayrıca Spor Toto teşkilatı, her zaman eleştirilen kamunun pazarlama eksikliğini de gideren en güzel örnek olmuş olur, kamu pazarlaması başarı öykülerinin en güzelini yazar ve kamu pazarlamasında kartopu etkisi yaratır.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Sosyo-nostalji!

Küçükken mektup yazmak önemliydi... Hem sevdiklerimize onları düşündüğümüzü hatırlatmak, hasretlerimizi iletmek; hem de iletişim yeteneğimizi, Türkçe'mizi geliştirmek için büyüklerimizce, öğretmenlerimizce mektup yazmaya teşvik edilirdik... Sonrasında ingilizce eğitimimize başladığımızda, öğretmenlerimiz yine dil gelişiminin önemli bir parçası pen pal(mektup arkadaşları) derdi. Yıllar geçtikce ve teknoloji geliştikçe iletişim yıllardan da, bizden de hızlı gelişti. Artık çok nadir durumlar dışında mektuplara hiç mi hiç ihtiyacımız yok...

Geçmişteki bu süreç içerisinde markalar için de önemli bir pazarlama aracıydı mektuplar... Mesela hediye kampanyaları... "Deterjanın açma kulpunu P.K.12..'ye gönder çekilişle binlerce ...'lerden biri sizin olsun." Sanırım bu yazıyı okuyan herkes hatırlar bu kampanyaları.. Şimdilerde çok daha kolay bu işler.. Şifreyi 9999'a gönder, www.xxx.com'a gir şifreyi yaz.." vs... Elbette teknoloji gelişimi ve beraberinde getirdikleri hayatı kolaylaştırıyor. Ama zaman zaman da bazı şeylerin tadını, hazını azalttığı kesin. Mesela mektup ile kampanyaya katılmak istediğinde harcanan emek ile internet/sms kanalları ile katılınan kampanyalar için harcanan emek, bu hazzı azaltıcı en önemli etkenlerden biri...

Elbette bunları yazarken, geçmişe dönelim demiyorum.. Hayatı kolaylaştıralım tabii ama zaman zaman da nostalji yapmak, ara sıra geçmişe dönmek iyi gelecektir.

Az önce Şen Piliç reklamını izleyince yazmak istedim bunları. Şöyle diyor Şen Piliç: "Şen Piliç’ten 10.000 kişiye mangal, piknik örtüsü ve çantası hediye. Şen Piliç etiketini ya da poşetini Ad Soyad Yaş ve Adres ile P.K. 95 ŞİŞLİ 34361 İstanbul adresine gönderin kazanın..." Aslında tam olarak bilemiyorum: Şen piliç bunu bir nostaljik pazarlama (retromarketing) kapsamında mı gerçekleştirdi, yoksa basit bir tercih veya yetersizlik miydi ama sadece bunu görmek bile bana iyi geldi, kısa da olsa geçmişe/ geçmişte yaşadığım benzer deneyimlere götürdü... Aslında websitelerine girdiğimde bu kampanyaları ile ilgili herhangi bir bilgiye ulaşamamam ikinci ihtimali güçlendirse de, biraz derinleştirip, geliştirilse sosyal sorumluluk kavramını bile içine alabilecek bir fikir olabilir.

3 Nisan 2011 Pazar

Nöbetleşe Tüketim


Gereksinim ve isteklerin karşılanması için tüketir; bu gereksinim ve istekleri karşılayacak mal ve hizmetleri ise üretiriz. Adem ve Havva, hazır üretilmiş malların olduğu bir Dünya’ya geldiklerinde üretmeden tüketmeye başladılar. Kuşkusuz koskoca Dünya’da yalnızlardı ve her şey onlarındı ancak belki onlar bile tüketmek için üretmek durumunda kaldılar…

Çok uzaklardan başladık belki ama Dünya’nın var oluşundan bugüne aralarındaki denge belirli zamanlarda belirli değişkenlikler gösterse de Dünya ve Ay’dır; Tüketim ve Üretim. Hazır olanı tüketmeye başlayan insanoğlu, kendi üretip tüketmeye devam etmiş; iletişim, nüfus, teknoloji , kültür, ekonomi, vs. ve pazarlama! geliştikçe gereksinimleri için tüketen tüketiciler, istekleri, hazları için de gün be gün daha çok tüketmeye başlamıştır. Daha çok tüketim, üretimi de artırmayı gerektirir kuşkusuz ama bilinen ve hep tekrarlanan gerçek; insan ihtiyaçları sınırsızdır ancak kaynaklar kıttır! Peki özellikle günümüz Dünya’sında bu dengenin hangi tarafında olanlar kazanır? Tüketenler mi? Üretenler mi?

Ekonomik sınırların ortadan kalktığı Dünya’da üretenin tüketiciyi, talep edenin de talep ettiğine daha rahat ulaştığı aşikar. Dünya’yı tek bir bütün olarak düşündüğünüzde kaba hatlarıyla üretim-tüketim dengesinin sağlanmış olacağını söylemek pek yanlış olmasa gerek. İşte bu noktada ekonomik olarak ortada olmayan sınırları siyasi bölge olarak yerine koyduğumuzda üreten > tüketen’i sağlamış ülkeler kazananlar; tüketen > üreten ülkeler ise kaybedenler tarafında kalacaktır. Ülke ekonomilerine baktığınızda bunu görmek zor değil.

Aslında bu kadar laf kalabalığı yapmamın tek nedeni; Nöbetçi AVM uygulaması. Daha ne kadar tüketen bir toplum haline gelebiliriz inanın kestiremiyorum. Gece 01:00’da, 02:00’da bizleri AVM’ye götürecek ne denli ihtiyaçlarımız olabilir? Veya sadece AVM’lerde vakit harcayacak kadar asosyal bir toplum muyuz gerçekten?

Geçenlerde TESK Genel Başkanı Bendevi Palandöken; “Sadece geçen sene tüketici kredileri 41 Milyar Lira arttı. Halkımız henüz kazanmadığı 41 Milyar Lirayı peşinen harcadı.dedi ve bu ivmenin devam etmesi halinde ödeme zorluğu çekecek ailelerin dara düşeceğini ve sosyal sıkıntıların artacağını ekledi. Haksız mı?

Ama en büyük alkışı, nöbetçi AVM uygulamasını eleştirenlere verdiği "mükemmel" savunma cevabı ile Jones Lang LaSalle Türkiye Başkanı Avi Alkaş'a gönderiyorum: "Nöbetçi eczane oluyor da, niye nöbetçi AVM olmasın..." Yorumsuz, gerçekten yorumsuz...

25 Mart 2011 Cuma

Özgürlük Keyiflidir....

Bu yazı yalnızca günler sonra, hiç bir engel olmadan; farklı yollar denemeden marketman'e erişebilmenin sevinci; özgürlüğün keyfidir...

2 Mart 2011 Çarşamba

DOĞRULAR ve Yanlışları...

Tesadüf bu ki tam bir sene önce bu zamanlar paylaşmışım "İçenbilir Hacının Şalgamı"nı... Kendi içinde bir yaratıcılıkla yapılan bu reklamı, bu günlerde dönen Doğrular Ev Ürünlerinin reklamını izlerken hatırladım. O gün yerel bir çalışmayı yalnızca keyif veren açısı ile ele almıştım. Şimdi işi biraz derinleştirelim. Bu sefer durum ciddi çünkü; ulusal boyutta dönen bir reklam kampanyası var. Yani önemli maliyetlere katlanılarak, nispeten küçük ama büyüme iştahlı bir markanın çabası var. O zaman önce bahsettiğimiz reklamı izleyelim...




Aslında bazı markalar bunu yapabilir; yani kendisinden bahsedilmesi, biraz gündem oluşturmak için reklamlarda amiyane tabirle "geyik"leşebilir. Ama geniş kitlelere yeni yeni ulaşan bir marka iseniz kaynaklarınızı daha etkin kullanmanız daha akılcı olacaktır. (Ayrıca kaynak sıkıntısı olmayan büyük markalar geyikleşebilse de bu boyutta olmaz tabi, yanlış anlaşılmayalım. "geyik" kısmı yine kaliteli olur. Bakınız: son zamanlardaki Vodafone Uçan Selim reklamı veya geçmişteki Vodefone Geyik Muhabbeti kampanyası... Bu başlıca apayrı bir konu.)

Doğrular Ev Ürünleri özelinde devam edelim... Öncelikle markanın sahip olduğu ürünler, özellikli ürünler değil. Yani tüketicilerinin çoğunun "marka" özelliğine pek önem vermediği ürün grubu: ütü masası, çamaşır kurutmalığı, profil merdiven vs... Bu ürünlerde tüketiciye sizin markanızın daha farklı olduğunu ve sizin markanızın seçilmesinin "şu şu.. " artıları olacağını kabullendirmek oldukca güç. Bu ve benzeri ürün gruplarından ürün bazlı reklam yapılacaksa, ürünün gerçekten alternatiflerinden neden farklı olduğunun açıkca ortaya konması gerekir. Tüketici bu markalı ürünü gördüğünde onun o farklı özelliklerini hatırlamalı; güldüğü reklamı değil. Mesela buna en iyi örnek İhsan Varol'un oynadığı Erpen reklamı:


biz diğerlerinden çook farklıyız erpen | izlesene.com




Elbette geniş kitlelere ulaşmada yeni olan, büyüme iştahlı bu tarz markaların bir başka reklam seçenekleri de "kurumsal reklamlar" olabilir. Markanızı tanıtırsınız, ürünler geri plandadır. Aslında Doğrular için bu daha doğru bir tercih olabilirdi. Çünkü doğruların esas faaliyet alanının, bugüne kadar ki büyümeyi getirenin fason üretimler olduğunu düşünüyorum. (Eğer öyle değilse bile bu alan bence bu ürün grubu için en iyisi) O nedenle son tüketiciye değil de sektörün büyüklerine (ulusal ve uluslararası) yönelik reklam yapmak daha iyi getiriler sağlayabilir. Ama markanın bu alanda son tüketici için farklı ve aranan bir marka olma isteği, çabası da takdir edilebilir...

Bu yazıyı yazmak aklıma gelince, sanal alemde de biraz araştırdım Doğrular'ı. Aslında günümüz pazarlama trendlerini takip etme çabasında bir görüntüleri var. Örneğin facebook'da kurumsal sayfaları var. 82 tane de takipçileri (umarım hepsi kendi çalışanları değildir). Youtube'da da varlar. Orada da 1 tane üyeleri mevcut!!!.

Her neyse; reklam filminden çok fazla uzaklaşmayalım; ana temamız orası. Özetle reklam filmini beğenmemekle birlikte, marka için faydasız buluyorum... Belki takip ediyorlardır gerçi ama, var olma çabalarında oldukları sanal alemde özellikle ekşi sözlük ve twitter'dan reklam tepkilerini okumalarını tavsiye ediyorum.

Reklamın iyisi kötüsü olmaz diye birşey yok.. Kötüsü olur, hem de çok kötüsü olur. Hele bir de ciddi paralar verilip yapılırsa çok ama çook kötü olur.


Not: Bu arada Doğrular resmi sitesinde "Bizden Haberler" kısmında site yöneticisi düğünlerdeki "seeee, see, ses 1-2" şeklindeki deneme tadında bir deneme yapmış ama orada da unutmuş sanırım. Çok önemli değil kuşkusuz ama gözüme takılmışken hem paylaşayım, biraz eğlenelim dedim hem de belki farkındalık yaratır, düzeltilmesine aracı olurum diye düşündüm.. Görmek için yandaki resime tıklayabilirsiniz.

15 Şubat 2011 Salı

Üç Yaşındaki Çocuk Altı Yaşındaki Çocuğun Yarısı Değildir...

Doktor ol, avukat ol, mühendis ol... Boğaziçi'ni kazan, ODTÜ'yü ilk tercih yap... Son yılların vazgeçilmez ebeveyn söylemleri. Yetenek sorgulaması yapmadan, ilgi alanını tespit etmeden ve hatta saygı duymadan sadece rasyonel düşünerek (aslında kendi hazsal ihtiyaçların da yeri var) yapılan bu sorgulamalar kuşkusuz ülkemizin de en büyük sorunlarından aslında. Dolayısıyla eğitim sistemimizin sorgulanması gerektiği nokta. Aslında değil üniversitede okunacak bölüme şartlandırma (iyi bir bölümde, iyi bir üniversitede okumaya zorlama); üniversite okuyup okumama tercihini bile bırakmalı mı çocuğa?



Bu arada Fatmanur Erdoğan'ın yorumunu da atlamayın...

9 Şubat 2011 Çarşamba

Türk Markalarından Başarı Manzaraları...

Candy Industry tarafından 10 yıldır uygulanan dünyanın en büyük çikolata ve şekerleme şirketleri listesi Küresel Top 100’de kendisine geçen sene 11. sırada yer bulan Ülker bu sene 9. basamakta yer bularak ilk 10’a girme başarısı gösterdi. Kuşkusuz Türkiye markacılığı açısından sevindirici bir haber.

Ben de yıllardır bir Türk markasının Interbrand veya Millward Brown en değerli Top 100 markaları listesinde yer alması hayalini kuruyorum. Önceden de bu hayalim ve bunu başarabilecek markalarımız hakkında bazı ön görülerimi paylaşmıştım. Interbrand geçtiğimiz günlerde 2010 yılının en iyi 100’ünü açıkladı. Maalesef yine bir Türk markası yok. Ancak bu sefer daha inançlıyım. 2011 veya 2012 listesinde mevcut ivmesini devam ettirir ise Türk Hava Yolları’nın (Turkish Airlines) bu listeye girmeye aday birinci sıradaki Türk markası olduğunu düşünüyorum. Gerek gelişen hacmi, büyüyen filosu, hizmet verdiği nokta sayısındaki artış ve gerekse de reklam-pazarlama yatırımları bu öngörümün temel dayanakları. Söz THY’den açılmışken, havacılık sektörünün önemli uluslararası yayınlarından olan Air Transport World (ATW) tarafından THY’ye 2010 "Pazar Liderliği" ödülü verdiğini hatırlatalım. Son derece değerli (özellikle havacılık sektörü için)bu ödül nedeni ile ülkemize ve ülke markacılığına olan katkılarından dolayı THY’ye teşekkürler.

Hazır böyle bir yazı yazmışken ulusal marka değerlendirme şirketlerinden birinde (Interband, Millward Brown veya diğer) Top 100’de yer bulması olası ilk Türk markası sizce hangisi olduğunu ölçmeye yönelik sağ sütunda bir ankete yer verdim. Değerlendirmeleriniz için şimdiden teşekkürler.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Karadeniz Esintisi, Fırtınanın Mı Habercisi...

Marketman’da ilk yazmaya başladığım dönemde de benim için ayrı bir önemi olduğunu belirterek iki sevdamı birleştirip “Trabzonspor Futbol Kulübü Değil, Trabzonspor Markası” başlıklı ve Trabzonspor + Pazarlama konulu bir yazı yazmıştım. Yeni bir değerlendirmenin zamanı geldi diye düşünüyorum. Ve bu sefer Pazarlamanın biraz daha dışına çıkarak ama tam olarak kopmadan. Keza bu sene Trabzonlular hatta Karadenizliler için ayrı heyecanlı, ayrı önemli.

Bu sene önemli çünkü Trabzonspor 27 yıllık hasretini dindirmeye çok yakın. Her ne kadar son iki haftadır algılara aksini yerleştirme çabaları olsa da, korku psikolojisi yaratılmaya çalışılsa da gerçek bu. 2010-2011 sezonunun ilk yarısını 42 puan gibi lig tarihinin en başarılı derecelerinden biri ile bitiren Trabzonspor şampiyonluk başarısına çok yaklaştığı bu noktaya kolay ulaşmadı. Üç sene önce hatırı sayılır derecede transfer yapılırken, “geleceğin takımını kuruyoruz” söylevleri, bundan önceki başarısız olunan dönemlerdeki uygulamalarının aksine günü kurtarmaya yönelik vaat olmaktan çıkıp gerçekten geleceğe yapılan uzun vadeli yatırım olarak devam ettirildi. Sonraki sezonlarda birkaç transfer takviyesi ile devam etti takım. Bu süreçteki en büyük sekte ise Ersun Yanal’ın görevden alınışı ve Hugo Bross gibi Trabzon ve Trabzonspor kültürüne uymayacak biriyle yola devam etme kararıydı. Onun dışında izlenen transfer politikası, yönetimdeki istikrar hepsi yolundaydı. Aslında Hugo Bross yerine Şenol Güneş düşüncesi yönetimin en büyük ideali idi. Devam eden planı en iyi tamamlayacak doğru karar alınmıştı aslında ama o dönem Şenol Güneş’in kendi hedefleri ve sağlam kişiliğinin gereklilikleri neticesinde bu karar ertelenmişti. 2009-2010 sezonun ilk yarı sonlarına doğru bu karar uygulanabildi ve bugünkü gelinen noktanın en önemli adımı tamamlanmış oldu. Kaldı ki bu adımın lig sonunda da şampiyonluk turu atan takımın Trabzonspor olması ile ne kadar doğru olduğunun çok sesli olarak dile getirileceğinden eminim.

Şu an uzun vadeli plan yolunda gidiyor olmakla birlikte elbette aralarda aksaklıklar çıkıyor. İlk başlarında da biz taraftarlar geliyoruz. Saman alevi gibiyiz. Kısa vadede bir parlıyor, bir carlıyoruz. Bir hafta deplasmanda 60.000 taraftar ile seyirci rekoru kırıyoruz, bir hafta tribünü dolduramıyor ve alınan bir beraberlik nedeni ile oyuncumuzu yuhalaya biliyoruz. Elbette bu aslında Karadeniz insanın yapısından ileri gelen bir sonuç. Ama başarı isteniyorsa, özeleştiri yapıp bazı özelliklerimize huylarımıza gem vurmamız gerekiyor. En azından belli bir süre. Karadeniz insanının yapısını bilen, Trabzonspor başarısı karşısındaki topluluklar zaten bu özellikten ziyadesi ile istifade etme yarışında. Gerek rakipler, gerekse rakiplerin başarılarından nemalanacak olan 3. Kişiler ısrarla taraftarda ve en büyük eksikliği tecrübe olan takım oyuncularında korku ve panik psikolojisi yaratmanın peşinde. Bu noktada Trabzonspor’un en büyük avantajı gerek tecrübesi gerekse kişiliği ile yine Şenol Güneş’tir. Taraftarın yapması gereken ise çok basit: Şenol Güneş’in her beyanını idrak ederek, sindirerek ve en önemlisi anlayarak dinlemek ve ona göre hareket etmek.

Aslında pazarlama boyutunda da bu son üç sezonluk süreçte çok başarılı adımlarımız var. Ki bunun sahadaki başarıda da oldukça önemli katkısı bulunduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki 61. Dakika şovları. Karakter ile birebir uyuşan ve son derece kanıksanan bir uygulama. Artık dakika şovu Trabzonspor’a hastır. Bundan sonra yapılacak olan taklide girer. Belki ilk yapan Trabzonspor taraftarı değildir ama en doğru yapan ve benimseten o dur. Dolayısıyla sahibi de o dur. Bir diğeri Brezilya basınına bile konu olan maç sonrası kolbastı gösterisi. Yöresel özelliklerle tüm ulusa yayılış. Sırf bu şovu izleyebilmek için Trabzonspor’un kazanmasını isteyen başka takım taraftarı arkadaşlarım var. Bir de şu maskot işini çözebilsek çok güzel olacak. Bu konuda halen Laz İdris’i çok yakıştırıyorum. Eğlence boyutlu bu uygulamalar yanı sıra HES projesi , Trabzoncell, yeni stat projesi, Basketbol Şubesi, TS Club ve artan şube sayısı ve benzeri çalışmalar diğer başarılı adımlardır. Belki bunların içerisinde önemli bir getirisi olan projelerde bulunmaya bilir ancak rekabet ettiğiniz markalar ile yarıştığınız platformda aynı/benzer ürünlerle yer almanız bir şarttır. Ben de bu ülkenin en büyükleri içerisindeyim diyecekseniz sadece sportif başarı ile yarışmanız yeterli olmayacaktır.

En önemli hususlardan biri de Trabzon’un sürükleyici, devrimci yapısıdır. Bunu da burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Yılmaz Özdil’in 01.12.2010 tarihli “Trabzon Travmadır” başlıklı yazısını okumak yeterli. Yılmaz Özdil’in bahsettiği gibi bu unsur da tamam iken, Trabzonspor’un sezon sonunda başarıyı yakalaması kaçınılmazdır. Yılmaz Özdil’e şöyle bir ekleme yapayım sadece: kendisi Trabzon’un peşinde sürüklediği Anadolu takımlarından bahsetmişti yazısında. Bu sene bu sürükleyiş yalnızca Süper Lig ile de sınırlı değil ayrıca. Girişteki “Karadenizliler için önemli” ifademin de esas temeli buydu. Bank Asya 1. Lig’inin şu an itibariyle (18. Hafta) ilk üç sırasına bakalım: 1. Ordu Spor, 2. Samsun Spor, 3. Çaykur Rize Spor… Kim ne derse desin, Mayıs 2011 sonunda tekrar görüşelim. Bu sene Karadeniz senesi… Ayrıca Yılmaz Özdil’in de dediği gibi bu başarı bu seneyle de kalmaz, bu ivmeyle en az birkaç sezon daha devam eder. Hele ki 18 takımın 5’inin Trabzon, Ordu, Ç.Rize, Samsun (veya Bolu) ve Karabük Spor’dan oluştuğu bir 2011-2012 sezonu düşünün.

Türk Futbolu uzunca bir süre Karedeniz etkisinde sürüklenmeye hazır olsun…

26 Ocak 2011 Çarşamba

Mutlu Çalışan Mı? Mutlu Müşteri mi?


Müşteriler velinimetimizdir... Başarı müşteri odaklı stratejilerle gelir... Müşteri kraldır... Müşteri her zaman haklıdır...
Bunların hepsi doğru olabilir. Ancak bir markanın/işletmenin öncelikle bilmesi gereken "ilk müşteri"nin kim olduğudur. İlk müşteri "ÇALIŞANLAR"dır.

Büyük bir seyahat acentesi sahibi olan Hal Rosenbluth'un kitabı yayınlandığında pazarlama dünyası şaşkındı. Kitabın adı "Müşteri İkinci Sırada Gelir - The Customer Comes Second" idi.* Birinci sıraya konulan ise "Çalışanlar"dı. The Body Shop kurucusu Anitia Roddick'de aynı düşüncede: "Bizim çalışanlarımız benim ilk müşterilerimdir."
(*KOTLER Philip, A'dan Z'ye Pazarlama - MediaCat 4. Baskı 2005 - s.15)

Özellikle günümüz rekabet ortamında mutsuz çalışanlarla hayatını idame ettirmeye çalışan bir şirketin/markanın uzun soluklu var olması çok zor. En azından belirli hedeflere ulaşması, büyümesi, gelişmesi neredeyse imkansız. Çalışanlar markanın yaşayan yüzleridir. Müşteri; Yiğit Bey'le, Şeyda Hanım'la muhattap olurken aslında temsil ettiği marka ile muhattapdır.

Aidiyet bir çalışan için çok önemlidir. Markası ile kendini bütünleştirmiş, işletmesinin kültürünü benimsemiş bir çalışan, ailesinin, sevdiklerinin yanında olduğu gibi yanındadır markasının. Yalnızca çalışırken değil, dış dünyasında, sosyal çevresinde de markasına sorumlu davranır, onun gelişimi için çalışır. En önemlisi bunu isteyerek yapar, içten yapar. Günümüzde artık kulaktan kulağa (ağızdan ağıza) pazarlamanın önenimi hemen hemen tüm markalar kavramış, önemini idrak etmişlerdir. Kulaktan kulağa pazarlamanın önemli kullanıcılarının başında da kendi çalışanları gelir. O yüzden mutlu çalışan, mutlu müşteri, yeni müşteri, sadık müşteri demektir.

Mutlu çalışanlarla neler başarılacağına en iyi örneklerden birine "Hayallerin Bittiği Yerde Hayat da Biter" adlı yazımda da yer vermiştim. Bu yazıyı okuyan sizlerin de bir çoğu zaman zaman müşteri, zaman zaman da çalışansınız. Kendinizden düşünerek başlayın. Her ikisinde de mutlu ortamlarda, mutlu kişilerle beraber olduğunuz da çok daha verimli olduğunuza eminim.

Günümüzde sınırsız rekabet ortamı markaları/şirketleri agresif yapılara sokabiliyor. Çalışanlarında inanılmaz baskılar yaratabiliyor. Ne için? Müşteri için... Aslında rekabete öylesine yoğunlaşıyorlar ki, müşteri memnuniyeti hedefi; daha çok kazanç, rakiplerden önde olma hırsı karşısında değerini ve önemini yitiriyor. Gerçekten daha çok kazanca, daha yüksek pazar payına ulaştıracak olan müşteri memnuniyetidir. İhtiyacı karşılanmış mutlu müşteriler sadık müşterikere dönüşecektir kuşkusuz. Her bir sadık müşteri ise yanında yenilerini getirir. Ama unutulan şu ki; mutlu müşteri, mutlu çalışanlarla sağlanır... İstediğiniz teknolojik alt yapıyı sağlayın, istediğiniz fiyat avantajlarını yaratın hatta istediğiniz farkı, faydayı yaratın; onu mutsuz çalışanlar sunuyorsa - mutsuz çalışanlar iletişimde rol alıyorsa başarının gelmesi çok uzaklarda...

Özellikle ülkemizde genellikle çalışanlar bir maliyet unsuru olarak görüldüğünden, çalışandan sağlanacak ilk faydanın düşük ücret ile sağlanacağı düşünülür.. Oysa P. Kotler bu duruma en güzel cevabı A'dan Z'ye Pazarlama kitabında şöyle vermiş:

" ...Çalışanlarına az maaş veren bir şirket, karşılığını da az alacaktır. Çalışanlarınıza yer fıstığı verir gibi ufak tefek maaşlar verirseniz, karşınızda maymunlar bulursunuz. Giden çalışanın yerini doldurmak size çok paraya mal olacaktır. Yetenekli ve motivasyonu yüksek çalışanlar bulmak ve onları elden kaçırmamak iş başarısının anahtarıdır. Akıllı şirketler bol maaş verir. En iyi kişileri kendilerine çekerler; bu kişiler, ortalama kişilerden, aldıkları yüksek maaşı katlayacak oranda daha iyi performans gösterir..."

Elbette Kotler mutlu çalışanları bol para ile sınırlamıyor. Çalışanların kendilerini değerli hissetmesi, değerli bir kurum için, değerli bir iş yaptığına da inanmalıdır diyor ve Garu Hamel'den aktarıyor: "Bir hedef yaratın, bir iş değil." Çalışanın önündeki bir hedefe yürüyerek çalışması mutluluğu için gerçekten çok önemli. Elbette bu hedefin gerçekçi, ulaşılabilir olması ve hak ettiğinde o hedefi elde edeceğinden emin olması gerekir.

Son olarak sadık müşterisi olduğunuz markaları/işletmeleri düşünerek bitirelim... Neden sürekli oradasınız?? Çoğunda aklınıza (özellikle hizmet sektöründe) o marka ile iletişiminizi sağlayan çalışanların geleceğinden eminim. Mesela biz iş yerinde öğle aralarında Sultan Sofrası'na gitmeyiz, (çalışan) Mevlüt'e gideriz... Sizler de X Bankasına gitmezsiniz örneğin, (çalışan) Cihan'a gidersiniz, (çalışan) Esra'ya gidersiniz... Buzdolabını nerden aldın diye sorduklarında Arçelik'ten aldık yerine "Mehmet Abi'den aldık" cevabını verebilirsiniz...

Unutmamak lazım: "Mutlu çalışan her zaman daha iyi geri dönüşler sağlar.."